View this article only in English |

Poetry From the January 2014 issue: Kurdish Literature


Omaira

Omayra

The question I left you takes a lifetime to answer
dear friend whose linen sleeve smells of blood
The master’s gaze is bare, I lean back, untroubled
my checkmate at hand, a cyanide solitaire in my ring
and these two wayward angels, my groomsmen
calling the end of the line, the adventure
of the adventure, this love
muddled with your name

Here, a few hazy images
stolen time, cloaked in atlas
weft in the shuttle, cherry laurel
a province dulled under snow
Was it love or adventure, this long campaign?
I mapped it whole out of doctrinal histories
the silver chain around your neck
the emblem at its tip, you don’t know,
is fate’s black armor
Fear! As the holy books tell, fear!
Because none among the senses
Brings a richer yield than fear

My soul is as deep as the rivers
You shall run over me like red stallions!

A clean silence spans the room
between our brutish emblems
your body's iron core
under its skin mantle
a secret illegible to you, known to me
I track the hum and murmur within you
carry your unbetrayed pieces to a clearing
ruins awaken
effigies are made whole
before my eyes, big with their own boding
We come and go through the ages
searching out the moon god
along the banks where we made love
and then slept in love's tangle
like the tiger, the viper

I kiss you, the scar at your neck
I descend into your well
your ill-lit flanks brighten
at the luster of my touch
your twisted sleeve, your silver chain
all the fasteners that sealed you
come loose, one then the next, in my palms

The spell is complete
on the way back we pass through medieval cities
the wellspring confesses to the new faith
Inside a black box, locked alongside time and space
my words complete the spell
This black magic, this man's milk oozing
from my lips, makes you my lover
we sleep and bathe in moon’s glow
I watch the sun set in your twilit face

You had no name when we met
we did not notice it wasn’t there
sometimes we used the wind or a few olives
in place of your name

You had no name when we met
nor later on
as time passed, you became someone else

Now your name is there
now my soul’s depths, wrapped in haze and fumes
rise and bluster my ambushed being on all fronts
Knives whetted in water
prowl my face, their hideout
My quickened sorrows, my cloudy well
the law between my soul and flesh
return to me, released
from the black magic made of my own hands
the history in me is over
I wipe away prints
of any touch that say
there was love

And now you have a name
and now
in this time between us
is the hour of revenge

Omaira. I gave you this name
and the seasons and all their meanings
Let me offer you a sea for your two pebbles
blue wheat for your dreams
May you have nine lives, I’ll kill them each by each
until one tawny stark naked night
all your enemies will show
for your funeral at my breast

The legends about you will rot and mix with the soil
I’ll lay your head on my lap
comb your hair with a silver comb
I’ll wail over my own bitter wreckage
howling like wolves, like jackals
I’ll kill you, revive you in me

Your face glowing from the lit stove
your smile steady, unaware of its violence
whip and thrash all the slaves in me
Sure, I rigged the game
with a loaded die or two and black-charmed talismans
and took you from your fate
tethered you savagely to me
or, after all, you had me captive
inside your blank silence
behind those doors that closed upon the world

Your flatness, your lovelessness,
your infinite lack of art or intention
all the parts of the world that leave you unmoved
how ravishing they do make you
I am so taken
with your passionless body
I will either kill you
or fell a Bronze-age statue to cast yours

I am, Omaira, like a delirious tree
babbling from the very depth
of the fables my body has visited
the tremors inside me keep me standing
stolen time returns to pelt me
Look, I give to you my fearfulness
from the outskirts of existence
I am bested, I lay down my weapons
the spell is complete
I have reached the end of this vast map
And blotted out its every indication
my love is here on death’s edge, Omaira
stay where you are, don’t you move!

“Omayra” © 1993 Murathan Mungan. @ 1993 Metis Yayınları. By arrangement with the publisher. Translation @ 2013 Aron Aji and David Gramling. All rghts reserved.

Cevabı ömür süren bir soru bıraktım sana
Mendili kan kokan sevgili arkadaşım
Usta bakışların keşfettiği rahatlıkla arkama yaslandım
elimde şah mat yüzüğümde tek taş siyanür
adınla bulanan bir aşkın, bir maceranın
mecrasında
yolun sonunu söylüyordu
günahkâr iki melek olan sağdıçlarım

al birkaç bulutlu sözcük
atlasını sırtında taşıyan çalınmış bir zaman
mekik, taflan, kar kesadı bir iklim
aşk mı, macera mı dersin bu uzun seferberlik
bu ilişkinin topoğrafyasını
mezhepler tarihinden bulup çıkardım
adanan boynunda o gümüş zincir
bilmiyorsun arması sallanıyor ucunda
işte yazgının kara zırhlısı!
Kork! kutsal kitaplardaki kadar kork!
Çünkü hiçtir bütün duygular
Korkunun verimi yanında

Benim ruhum nehirler kadar derin!
Kızıl kısraklar gibi üstümden geçeceksin!

arı bir sessizlik duruyor
şiddetimizin armaları arasındaki uzaklıkta
gövdenin demir çekirdeği
kalkan teninin altında
sana okunaksız bana saydam giz
içindeki uğultunun izini sürüyorum
bir açıklığa taşıyorum ele vermez yerlerini
harabeler diriliyor
heykeller tamamlanıyor
kendi kehanetinden büyülenmiş gözlerimin önünde
başka çağlara gidip geliyoruz
ay tanrısı için
seviştiğimiz ve uyuduğumuz sahillerde
aşkın kaplan ve yılan düğümüyle

öpüyorum seni boynundaki yaradan
iniyorum kaynağına
aydınlanmamış yanların ışığa çıkıyor
dokunuşlarımın parıltısında
düğümlü mendilin, gümüş zincirin
sımsıkı mühürlendiğin bütün kilitler
çözülüyor avuçlarımda

tılsım tamamlanıyor
ortaçağ kentlerinden geçiyoruz dönüşte
indiğim kaynakların mezhep değiştiriyor
zamanın ve uzamın kilitlendiği kara kutuda benim kelimelerim
tılsım tamamlanıyor
dudaklarımdan sızan erkek sütünün kara büyüsüyle
sevgilim, oluyorsun
uyuyor ve yıkanıyoruz ay ışığında
bakıyorum güneş iniyor yüzünün alacakaranlığına

Adın yoktu tanıştığımızda
eksiğini de duymadık
bazen bir rüzgârı, bazen birkaç zeytini
adının yerine kullandık

Adın yoktu tanıştığımızda
sonra da olmadı
çünkü başka biri oldun zamanla

Şimdi adın var
Şimdi ruhumun sislere sarılı derinlikleri
yükseliyor ve tehdit ediyor
kıstırılmış varlığımın bütün cephelerini
yüzümün pususunda geziyor
sularda bilenmiş bıçaklar
uyandırılmış acılarım, bulanmış sarnıcım
etimle ruhum arasında çelişen ilke
geri döndü bana
kendi ellerimle kurduğum kara büyüden
içimdeki tarih bitti
siliyorum bir aşkı var eden her ayrıntıdaki parmak izlerini
ve şimdi adın var
ve şimdi
ikimizin vaktinde
intikam saati geldi

Omayra, bu adı verdim sana
ve mevsimleri bütün anlamlarıyla
iki çakılına bir deniz vereyim
hayallerine mavi buğday
dokuz yaşamın olsun tek tek öldüreyim
esmer ve çırılçıplak bir gecede
bütün düşmanların gelecek
koynumdaki cenazene

seni saran efsane çürüyüp toprağa karışırken
kucağımda başın
gümüş bir tarakla tarayacağım saçlarını
kendi enkazımın üstünde
kurtlar, çakallar gibi uluyarak ağlayacağım acıdan
öldürerek yaşatacağım seni kendimde

Ocağın parıltısıyla aydınlanan yüzün
gücünden habersiz sakin gülüşün
kamçılıyor içimdeki bütün köleleri
ben ki hileli bir oyun,
birkaç kırık zar
ve kara muskalı tılsımlarla
almışken seni kaderinden, kıyasıya bağlamışken kendime
asıl sen tutsak etmişsin beni
dünyaya kapalı kapıların ardındaki
içi boş sessizliğine

sığlığın, sevgisizliğin
o sonsuz kendiliğindenliğin
dünyanın sana değmeyen yerleri
nasıl da çekici yapıyor seni
o kadar bağlandım ki
tutkusuz bedenine
ya öldüreceğim seni
ya tunç çağından heykeller indireceğim dökümüne

Sayıklayan bir ağaç gibiyim Omayra
uğultusu geliyor ta derinden
gövdemin geçtiği masalların
içimdeki deprem ayakta tutuyor beni
geri dönüp vuruyor çalınmış zaman
bak sana korkaklığımı veriyorum
var olmanın bütün varoşlarından
ben yenildim, işte silahlarım
tılsım tamamlandı
sonuna geldim çizgilerini sildiğim
bir büyük haritanın
Aşkım ölümün sınırında Omayra
olduğun yerde kal kımıldama

Ocak-Nisan 1990




Murathan MunganMurathan Mungan

One of the most prominent and prolific contemporary writers of Turkey, Murathan Mungan has published poetry, short stories, plays, novels, screenplays, radio plays, essays, film and theater criticism, and political columns. A selection of his poems were translated and published in Kurdish as Li Rojhilatê Dilê Min (In the East of my Heart). His works have also been translated into Bosnian, Bulgarian, Dutch, English, Finnish, French, German, Greek, Italian, Norwegian, Persian and Swedish. Mungan's trilogy of plays, The Mesopotamian Trilogy, has enjoyed successful theater runs across the country. The last play of the trilogy, Deer Curses, was staged by the Arca Azzura Theater in Italy. His play As on the Page was published in English in Solum and Other plays from Turkey (Seagull, 2011) and his novella Evening Gown will be published by City Lights, USA. Among his latest publications are a novel, The Poet’s Novel and a play, The Kitchen.

Translated from TurkishTurkish by Aron AjiAron Aji and by David GramlingDavid Gramling

Aron Aji is a native of Turkey. His most recent translation is Bilge Karasu’s Long Day’s Evening (City Lights, 2012) for which he received an NEA Translation Fellowship and was shortlisted for the PEN Translation Prize.  Along with books by Karasu, Aji also translated works by Murathan Mungan, Elif Shafak, Nedim Gursel, Latife Tekin, among others. His translation of Karasu’s Garden of Departed Cats (New Directions, 2004) received the National Translation Award.  Member of the American Literary Translators Association and PEN, Aji is the dean of college of arts and sciences at St. Ambrose University, and an affiliate faculty member at University of Iowa’s MFA in Translation program. 

David Gramling teaches German literature at the University of Arizona, where he is a founding member of the Arizona Center for Turkish Studies, as well as Director of Graduate Studies for the joint Leipzig-Arizona doctoral program in Transcultural German Studies. His scholarship focuses on multilingual and translational literature and film on the Turkish axis from 1920 to the present, and more broadly, the problems with incorporating this domain of writerly production into a twenty-first-century idea of World Literature. He translates the work of Zafer Şenocak, Murathan Mungan, Sabahattin Ali, Peter Waterhouse, and others. He is also the Translations Editor for Transgender Studies Quarterly (TSQ, Duke University Press), and the co-editor (with Chantelle Warner) of the journal Critical Multilingualism Studies (cms.arizona.edu). He is completing a book entitled The Invention of Monolingualism. He grew up in Central Massachusetts and on Cape Cod.